MÜCBİR SEBEP KAVRAMI VE COVID-19 SALGINI

Son 6 aydır insanlığın gündemini meşgul eden Covid-19 salgını mart ayının ortalarından itibaren Türkiye’de de gündelik hayatın akışını ciddi bir biçimde etkiledi. Özellikle nüfusun yoğun olduğu şehirlerde yaşayanlar bu salgının olabildiğince az kayıpla atlatılması adına alınan tedbirlerle iş hayatını yeniden şekillendirmek durumunda kaldı. Alınan tedbirler sosyal temas ve hareketliliğin asgari seviyeye indirilmesine yönelik olduğu için de kişiler arasındaki hukuki ilişkiler de bu tedbirlerden etkilendi. Karşılıklı borçların yerine getirilmesi konusunda aksamalar yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Şu an salgının yarattığı pusun ardında net bir şekilde görünmese de bu sorunların eninde sonunda gün yüzüne çıkacağı ve bir takım hukuki uyuşmazlıklara sebep olacağı ise aşikar. Birçok işyeri kişisel izolasyon döneminde kapanırken, bazıları da çalışma kapasitesini ciddi oranda düşürmek durumunda kaldı. Bu da salgın öncesi dönemde kurulmuş hukuki ilişkilerin yeniden gözden geçirilmesi ihtiyacını ortaya çıkardı. 

Taraflar arasında akdedilen sözleşmelerde ücret, miktar, süre vs. gibi hususların yanında sözleşmelere madde olarak eklense de çok da üzerinde durulmayan ama son zamanlarda sıkça karşımıza çıkan bir hukuki kavram bu vesileyle önem kazanmış oldu: MÜCBİR SEBEP 

MÜCBİR SEBEP NEDİR? 

Mücbir sebebin kavram olarak ne olduğunun anlaşılabilmesi için öncelikle çağdaş Türkçedeki karşılığının ne olabileceğine bakmakta fayda var. Mücbir ve mecbur kelimeleri cebir kökünden türemiş kelimelerdir. Cebir ise “zor, zorlama” anlamına gelir. Buradan yola çıkarak mücbir sebeplerin hukukta tarafların rızası ve kontrolü dışında ortaya çıkan zorlayıcı durumlar olduğunu söyleyebiliriz ancak hukuki ilişkiler bakımından “mücbir sebep” kavramını tek başına zorlayıcılığa indirgemek doğru değildir. Zorlayıcı sebep taraflar arasındaki mutabakat bakımından (işin görülmesi, ödemenin gerçekleştirilmesi vb. konularda) o hukuki ilişki özelinde değerlendirilebilecekken, mücbir sebep daha objektif ve genel geçer durumlar için kullanılması ve dikkate alınması gereken bir kavramdır. 

Mücbir sebepten bu haliyle özel hukuk ilişkilerini belirleyen (TBK, TTK vb.) kanun metinlerinde bahsedilmese de, buna dair kayıt ve şartlar kişiler  arasındaki kuralları belirleyen sözleşmelerde çoğunlukla yer alır ancak taraflar gündelik hayatın olağan akışına uygun olarak daha ziyade karşılıklı edimlerine odaklanırlar. Bu sebeple de sözleşmedeki bu maddenin üzerinde pek durulmaz. Bugünlerde deneyimlediğimiz salgının ise iş hayatı üzerindeki sonuçları göz önünde bulundurulduğunda mutlaka üzerine düşünülmesi ve tartışılması gerekir. 

Özetle; mücbir sebebin varlığından söz edebilmemiz için;

  • Mücbir sebep olarak sayılacak durumun tarafların kontrolü dışında ortaya çıkmış olması 
  • Kontrol dışında ortaya çıkan durumun öngörülemez olması 
  • Tarafların aldığı tedbirlere rağmen borcun gereği gibi ifasının (ödenmesinin) imkânsız hale gelmiş olması gerekir. 

 

 

BİRÇOK İŞ VE ANLAŞMANIN SEKTEYE UĞRAMASINA SEBEP OLAN PANDEMİ MÜCBİR SEBEP SAYILABİLİR Mİ? 

Öncelikle salgın kapsamında alınan tedbirlerin doğrudan etkilediği sözleşmeler bakımından mücbir sebebin ortaya çıktığından söz edebiliriz. Örneğin 65 yaş üstü bir bireyin salgından önce kurulan bir sözleşmeyle bir işi, belirli bir tarihte (sokağa çıkma yasağı tedbirinin uygulandığı tarih aralığı), evinden uzakta bizzat yerine getirme taahhüdü altına girdiği bir hukuki ilişkide şayet bu işin görüleceği tarih, 65 yaş üstüne sokağa çıkma yasağının geçerli olduğu tarihe denk geliyorsa bu kişinin o işi görmesi beklenemez. Ancak söz konusu iş bu kişinin bulunduğu yerden de görebileceği bir iş ise bu durumda mücbir sebebin bu hukuki ilişki bakımından tartışmalı olacağını da belirtmek gerekir.

 Bu örnekten de anlaşılacağı üzere pandemi tedbirleri her hukuki ilişki açısından mücbir sebep olarak öne sürülemeyecektir. Burada temel kıstas alınan tedbirin doğrudan o ilişkiyi etkileyecek nitelikte olup olmadığıdır. Bir işin görülmesi kamu otoritesi tarafından yasaklanmış ise bu yasağın, o işin görülmesinin önünde engel teşkil etmesi durumunda mücbir sebeple ifanın imkânsız hale geldiğini söyleyebiliriz. 

MÜCBİR SEBEP TARAFLARIN YA DA TARAFLARDAN BİRİNİN YÜKLENDİĞİ BORCUN İFASINI İMKANSIZ HALE GETİRMİŞ YA DA GECİKTİRMİŞSE SEÇENEKLER NELERDİR? 

Türk Borçlar Kanunu(TBK)’nun 112. maddesi uyarınca borçlu, borcun hiç ya da gereği gibi ifa edilememiş olması durumunda, bu durumun ortaya çıkmasında bir kusuru olmadığını ispat edemediği sürece karşı tarafın zararını ödemekle yükümlüdür. Şayet taraflarca akdedilen sözleşmede mücbir sebebin ortaya çıkması halinde uygulanacak kurallar belirtilmişse, sözleşme serbestisi uyarınca bu kurala göre hukuki ilişkinin akıbetinin belirlenmesi gerekir. Ancak hem herkesin tüm sözleşmelerini yazılı olarak yapmaması hem de bazı sözleşmelerde mücbir sebep kurallarına yer verilmemesi nedeniyle ya da yer verilmiş olsa bile, o kuralı salgın hastalık açısından değerlendirebilmek için karşılıklı edimlerin ifasının mümkün olup olmadığına bakmak gerekir. 

Alınan tedbirler sebebiyle borcun ifası kısmen ya da tamamen imkânsız hale gelmiş olabilir. Bu durumda tarafların edimlerinin ve birbirlerine karşı olan sorumluluklarının akıbeti Borçlar Kanunu’nun 136. ve 137. maddelerine göre belirlenir.

I. Kısmi ifa imkânsızlığı

MADDE 136—

“Borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle imkânsızlaşırsa, borç sona erer.

Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde imkânsızlık sebebiyle borçtan kurtulan borçlu, karşı taraftan almış olduğu edimi sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca geri vermekle yükümlü olup, henüz kendisine ifa edilmemiş olan edimi isteme hakkını kaybeder. Kanun veya sözleşmeyle borcun ifasından önce doğan hasarın alacaklıya yükletilmiş olduğu durumlar, bu hükmün dışındadır.

Borçlu ifanın imkânsızlaştığını alacaklıya gecikmeksizin bildirmez ve zararın artmaması için gerekli önlemleri almazsa, bundan doğan zararları gidermekle yükümlüdür.”

 

II. Kısmi ifa imkânsızlığı

MADDE 137—

“Borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle kısmen imkânsızlaşırsa borçlu, borcunun sadece imkânsızlaşan kısmından kurtulur. Ancak, bu kısmi ifa imkânsızlığı önceden öngörülseydi taraflarca böyle bir sözleşmenin yapılmayacağı açıkça anlaşılırsa, borcun tamamı sona erer.

Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde, bir tarafın borcu kısmen imkânsızlaşır ve alacaklı kısmi ifaya razı olursa, karşı edim de o oranda ifa edilir. Alacaklının böyle bir ifaya razı olmaması veya karşı edimin bölünemeyen nitelikte olması durumunda, tam imkânsızlık hükümleri uygulanır.”

Bu maddelere göre; şayet ifa borçluya yüklenemeyecek bir sebeple imkânsız hale gelmiş ise, borçlu herhangi bir tazmin yükümü olmaksızın ifa yükümlülüğünden kurtulur. Ancak bir malı teslim borcu altına giren ve bu borcunu mücbir sebeple yerine getiremeyen borçlu, karşı tarafça bir ödeme yapıldıysa bunu da iade etmelidir. Ancak 136. maddenin ikinci paragrafının son cümlesi ve 3. paragrafta belirtilen haller istisnadır. Bu da ancak sözleşme maddeleri ve sonrasındaki gelişmelerle birlikte değerlendirilebilir.   

İfanın kısmen imkânsız hale gelmesi durumunda ise dikkat edilmesi gereken nokta, kısmi imkânsızlık sözleşmenin akdinden önce öngörülseydi taraflarca anlaşmaya varılamayacağı açıkça anlaşılırsa borçlunun borcundan kurtulacak olmasıdır. Bu durumda karşı edimle ilgili tam imkânsızlık hükümleri uygulanacaktır. 

SALGIN SEBEBİYLE ALINAN TEDBİRLERİN BORCUN İFASINI İMKANSIZ HALE GETİRMEMEKLE BERABER İFASININ AŞIRI ŞEKİLDE GÜÇLEŞMESİNE SEBEP OLMASI DURUMUNDA  İZLENECEK YOL NEDİR? 

Bu husus da yine Borçlar Kanunu’nun 138. maddesinde “Aşırı İfa Güçlüğü” olarak düzenlenmiştir. Buna göre:

III. Aşırı ifa güçlüğü

MADDE 138—

“Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır. Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır.”

Bu maddenin meali ise bir edimi yerine getirmek taahhüdü altına giren borçlunun, borcunu kendisine yüklenemeyecek bir sebeple ifa etmesinin aşırı şekilde güçleşmesi halinde, sözleşmenin yeni koşullara göre uyarlanmasını önce karşı taraftan sonra da mahkemeden talep etme hakkı vardır. Şayet bu mümkün olmazsa sözleşmeden dönme hakkını da sahip olacaktır. 

Son olarak; yaygın kanı sözleşmenin kâğıt üzerinde yazılmış kurallar olduğu yönünde olsa da Borçlar Hukuku bakımından bir sözleşmenin yazılı olması onun varlık koşulu değil, ispat koşuludur. Karşılıklı irade uyuşmasıyla taraflarca üzerinde mutabık kalınan her türlü anlaşma, iradeyi sakatlayan bir sebep bulunmadığı ya da hukuka ve ahlaka aykırı olmadığı sürece, taraflar arasında sözleşmenin kurulduğuna delalettir. Belirli sınırlar dahilinde ortada formal bir metin ya da senet olmasa bile hukuken sözleşmenin varlığı ispatlanabilir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na göre, konusu 4866 TL’den fazla olan sözleşmeler için senetle ispat zorunluluğu getirilse de taraflar arasındaki yazışmaların mahkemece, delil başlangıcı olarak değerlendirilerek bu yazışmalardaki anlaşmaya uygun olarak hüküm kurulması da ihtimal dahilindedir. Altında tarafların imzalarının bulunduğu bir sözleşme metninin bulunmadığı ve dolayısıyla o hukuki ilişkinin kurallarının belirlenmediği durumlarda hukuki uyuşmazlığın genel hükümlere göre çözüme kavuşturulması gerekir. 

Pandeminin ortaya çıkardığı mücbir sebebin yargı kararlarına ve dolayısıyla uygulamaya nasıl bir yansıması olacağını zaman gösterecek olsa da taraflar açısından yol gösterici olması adına bu genel kurallardan haberdar olmakta fayda var. 

 

Av. Adnan Onur Acar

adnanonuracar@gmail.com